Orion'un Kuşağı

Nisan Peşinatı

14 Nisan 2017

Eskilerin söylediği bir şey vardır;

Bir yılı diğerine devirirken dur, dön, bak. Zaman, iddia edilenlerin aksine saatler için değildir. Başının üstündeki gök gibi, ayağının altındaki toprak gibi doğanın kanunlarına tabi bir boyuttur. Boyutun etkisini anlamak ve kabul etmek, algının kapılarının açılması için aracılık edecektir.

Fakat geçirdiğiniz bir senenin muhasebesini yapmak, belirlenen zaman aralığı açısından yalnızca bir alışkanlıktan ibarettir. İlla ki takvimleri böldüğümüz gibi birer seneyle ilerlemez; zaman denen boyutun hepimizin hayatları üzerindeki etkisi farklıdır. Sanıyorum ki bu aralıklar, bu farklı etkiler göz önüne alınarak çoklu parametreler eşliğinde belirlenmelidir ve tabii ki subjektif olmalıdır.

Bedeniyle yaşayıp ruhuyla görüp aklıyla algılayanlar ve bunların bir bütün olduğunun bilincinde olanlar için zaman içsel sıçramalarla ilerler. Aramızda buna en yakın manada kullandığımız tabir; dönüm noktası olabilir. Son sıçramanızı yapıp bunun oluşturduğu etkiyi zamanın kendisine bırakana dek ilerleyen kısım biricik hayatımızı oluşturur; fakat yine bu sebepten, bizden sonra da, son ‘biricik‘e dek zaman ilerlemeye devam edecektir. Bu yazıda bahsetmek istediğim noktaysa; spesifik olarak kendi biricikliğimizin dönüm noktaları ve onların muhasebesi.

Bir‘in önce bir, sonra bütün olduğunu anlayamadıktan sonra, hiç‘in de hep olduğunu ve aslında hayatın en iyi açıyı yakalamaya çalıştığımız bir optik ayarından ibaret olduğunu anlayamayız. Hadi diyelim anladık; ama tam oturtamadık, o zaman da çok güzel unutuyoruz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, nereye gideceğimizi enfes bir şekilde unutuyoruz.

Hani insanın kendisini kandıramayacağı söylenir ya; şayet unutabileceğinin bilincine varmışsa bir zihin, bunu kendisine karşı kullanıp unutmanın hilesini kullanarak her şeyi bir sis perdesinin içine gizler ve kendini kandırmayı başarabilir. Çünkü insanın kendi bilincini inkar edemeyeceğini düşünerek kendini kandırmasının da mümkün olmadığına inanırız; peki ya insan bu bilinci, inkar etmek yerine kendini kandırmak için kullanıp bir çok şeyi anladıktan sonra bunları unutmak için kendi bilincinden faydalanırsa? Bence bu, insanın kendini imha etmesinin en acınası yolu; berduşları veyahut bağımlıları irade zayıflığıyla suçlamaya alışkın olan bizlere söylüyorum, bu ondan da rezil bir yöntem.

Bir keresinde dibine kadar boka batmak isteyen biriyle tanışmıştım ve bahsettiğim yöntemin en rezilce olan olması, onu bunu kullanmaya itmişti. Herkes optiği, en iyi açıyı görmek için kullanmaz, bunu da düşünmek lazım. Doğal olarak (ya da olmayarak) her şeyi unuttu, muhtemelen bunun geriye dönüşü yoktur; fakat zamanın içinde yiten bir insanın nereye savrulacağını merak etmiyor da değilim.

İstisnayı önce verdim ki muhasebeci olan biricik‘e dönebilelim. Gerçi işin ilginç yanı; birçoğumuz ne genele ne de istisnaya gireriz. Bunların dışında, yani uykuda bir ömür geçirmeyi yeğleriz ve sayıca üstünlüğü Hypnos’un çocukları olarak taşırız nesillerdir.

Küçük bir şey isteyebilir miyim?

Cevabı beklemeden isteyerek bir cüretkarlıkta bulunacağım, sakin kafayla bir de güzel bir müzik eşliğinde kendi takviminize bir göz atıp dönüm noktalarınızı düşünebilir misiniz?

Misal kendimden örnek vereyim, düşündüğümü anladığım andan beri daha fazla Hypnos’un bir çocuğu olmak istemedim. Şairin de dediği gibi babaların vakti gelince terk edilmeleri gerekir. Bunun için de zaman boyutunun etkisini anlamak ve kabul etmek gerekiyor.

İşin kurduğumuz teorisinden yeterince bahsettik bence, o yüzden bunu biraz geriye çekip muhasebe için zaman yolculuğuna başlıyorum.

En yakın dönüm noktamdan bu yana geçen zamanı

masaya seriyorum.

Çay lekeleri çarpıyor bolca gözüme

arada kahve lekeleri de var

yine de çayı kahveden daha çok sevdiğim hemen anlaşılıyor.

İncelmiş ipler var

vefasına sahip çıkamadağım arkadaşlıklara ithafen

tuzdan kabarmış sayfalar var

çünkü damlamış göz yaşından, hep önce su kaçar.

Bütün gece dişlerini sıkmaktan

ağrımış çeneyle uyanılmış sabahlar,

sıcak sudan medet umarak duşta geçen saatler var.

Bir cümlede asılı kalmış hayal kırıklığının

yapışıp kaldığı eski bir çift kitap,

ait olmadığını hissettiğin odaların içinde

dolap gibi kullanılan bavullar var.

Denizin geceye kavuştuğu yerde

rüzgarın savurduğu kumlardan

saçlarının arasında kalmış birkaç zerre var.

Ense diplerinde biriken bir yorgunluk

ve yolcu bekleme salonunda yerini bıraktığı huzur var.

Sorular var ortalığa dağılmış,

Boyalar, renkler evler dolusu

Sakin bir zihin var, biraz daha yorulmuş

biraz daha anlamış.

Çıkılması gereken yollar ve mecalsizlik var.

Bir tutam leylak var,

kokusunda mecal taşıyan.

Karmakarışık bir oda var, iç odanın da içinde

toplamaya değer.

İlişiğinde bir eyvallahla.

 

 

Böyle bi' şeyler de var?

Yorum Bırak