Orion'un Kuşağı

Milena’ya Mektuplar- Haddine Düşmeyen Bir İnceleme

28 Ekim 2014

Kafka’nın Milena’sına, Milena’nın Kafka’sına selam olsun…

*Bir şarkıda der ki ” Eylül… Neden başlangıcıdır hep güzün?” Bir eylülle başlar bu “son”bahar hikayesi de. Rakamlar 1919’u ifade etmeye çalışsa da insanlık zamanından bir zamandır sadece aslolan.

*Prag’ın sokakları kadar eski, yerleşik bir aileye mensup milliyetçi bir Çekin kızıdır Kafka”nın yazdığı bu mektupların sahibesi; çünkü mektuplar yazıldıkları kaleme değil de gittikleri adrese sarılırlar sıkı sıkı.

*Milena Jesenká… “Açık fikirli, kültürlü, inandığı konularda ateşli, edebiyata düşkün asil bir kadın” diye tasvir eser yakınları. Bu özellikleri onu, belki de yanlış yerde yanlış zamanda Ernst Pollak ile-ilerde evleneceği adam- tanıştırır. Dış ülke muhabiri olan Pollak tam bir edebiyat düşkünüdür lakin bu konulardaki tartışmalarda başı çekmesine rağmen kendisinin ürettiği pek bir şey yoktur. Milena’nın babası da bu cafe edebiyatçısı muhabir tayfasını kızıyla bir düşünemez. Üstelik kızıyla evlenme planları kuran bu adam aynı zamanda Alman bir Yahudidir. Tüm itirazlarına ve engelleme çabalarına rağmen sonu belli olan hadiseden kaçılamaz ve aralarında on yaş fark bulunan ikili evlenerek Viyana’ya taşınırlar.

*Hayatın bazı yerlerinde bazı şeyler olmalı ki asıl olana gelindiğinde şartlar tamamen uygun olsun. Bu yüzden şimdiye dek Kafka’dan hiç bahsetmemiş gibi gözüksek de “Milena’ya Mektuplar”dan bahsedebilmek için oyuncuları tanımamız gerekir, hikayenin geri kalanı kendini anlatacaktır zaten.

*Yeni evli çift için Viyana’da yeni bir hayat başlar ama aslında çift demek çok uygun düşmez buraya; çünkü yine kendi tartışma ortamlarında, başka mekanlarda vaktini geçiren Pollak eşine gereken ilgiyi göstermez, üstelik sıradan bir kadından bahsetmiyoruz. Milena… Taze yetişkin, derin hissiyatlı ve belki de evrenin kasvet diyaloğundan kendisine fazla cümle düşmüş bir kadın… Üstelik yeterli düzeyde olmayan Almancası sebebiyle ne eşinin de yer aldığı edebiyat söyleşilerine katılabilmiş ne de Viyana’daki hayata uyum sağlayabilmiştir. Vaktini evinde her zamanki dostu yazıya sığınarak geçirir. Gazeteler için yazılar yazar, Çekçeye eser çevirileri yapar. Kendi gizemli dünyasında gurbeti ve memleket özlemini de sırtlayan bu kadın kalemiyle bir parça huzur bulur belki kendinden uzak bu şehirde.

*Yine çeviri yaptığı bu süreçte Kafka’nın eserlerine rastlar ve ona eserlerini Çekçeye çevirmek için izin isteyen bir mektup yazar. Tanışması gereken  bu iki dünya ilk defa bu şekilde konuşmuş olsalar da yakın bir zamanda Prag ziyaretine giden Milena ve Ernst çifti sohbetine geldikleri bir edebiyat ortamında yüz yüze de tanışmış olurlar Franz Kafka ile.

*O kadar kalabalığın arasında ikisinin de çok yakından tanıdığı bir yalnızlığı paylaştıklarını fark ederler ve  bugün okuduğumuz “Milena’ya Mektuplar” doğma sürecine girer. Kafka bir kadının içinde böyle duygular, düşünceler barındırmasından mı etkilenmişti? Yoksa hayatında ona tanıdık gelen ve yazıya döktüğü kavramlar imgelerden çıkıp bu insanın bedeninde nefes almaya mı başlamıştı? İnsan gibi karmaşık bir varlığının ayrıntılarını bilemeyeceğimiz için bu yazarın saklı bilgisi diyelim ve devam edelim.

*”İki gün bir gecedir yağan yağmur dindi az önce, belki geçici bir  süre için, olsun, yine de kutlanmaya değer. Ben de size yazarak yapıyorum bunu.” duyguların mektuplarla taşındığı uzun bir sürecin ilk satırları bunlar. Kafka’nın ilk cümleleri… İlk cümlesinde de son cümlesi kadar yalınlar aslında. Oldukları gibi oradalar. Kim daha çok boğuluyor? kim arıyor? kim daha baskın? Hepsi görmek istersek orada hatta göremediklerimiz bile…

*Velhasılı kelam, kendi karanlığında boğulan bir adamın, bir kadının sevgisinin yarısını paylaşmak pahasına da olsa onun karanlığında ortak bir huzur bulmaya çalışması Milena’ya Mektuplar. Okunmalı. İnsanı anlayabileceğimize inandığımız sürece…

Böyle bi' şeyler de var?

Leave a Comment