Orion'un Kuşağı

ekmek kavgası

22 Ocak 2017

ocg71

Pedallara son bir kez daha dokunup bu ufak dokunuşun hızıyla bisiklet yolunun hafif kavisli kıvrımını geçtikten sonra yavaşlayarak bir meşe altında durdu.

Tatillerin en güzel yanı, insanların şehri terk etmesinden doğan çıplak sabahlardı. Normalde yol üstü olan bu parkın, sabahın bu saatlerinde birçok müdavimi olurdu. Şimdiyse, kuru fakat insanın içini açan bir soğuğun kol gezdiği ağaçlar arasında, üç beş kırıntı arayan serçelerden başka, yalnızca başıboş dolanan cins kırması bir sokak köpeği ve kendisi vardı.

Bisikleti meşeye yasladıktan sonra gövdenin etrafında dolanıp diğer tarafına da kendisi yaslandı. Parkın tepelik bir alana kurulmuş olmasının bahşettiği enginlik ayaklarının altında uzanıyordu. Ama onun içini, güzel ve çirkini birliktelikleriyle kabul edebilmenin huzuruyla dolduran bu enginlik değildi.

Sırtını hafifçe kaydırarak iyice çimenlere uzandı, şimdi başı meşenin yüzeye çıkmış köklerine yaslanmıştı. Bu haliyle çocukluğu belirdi hayalinde; karşılıksız bir kucaklanma bekleyen küçük çocuk olduğu zamanlar… İçini huzursuz eden bir şey olduğunda konuşmadan koltuğa tırmanır; tv izleyen ya da kitap okuyan babasının kucağına kafasını koyardı. Babası da saçlarını okşamaya başlardı. Hiç konuşmadan anlaştıkları bir meseleydi bu. Her seferinde aynı ritüel tekrarlanır, kimse kimseye bir gün olsun “olmaz” demezdi. Yeterince huzur depoladığına inandığı an tırmandığı koltuktan usulca aşağı kayar oyununa dönerdi. Kimi zaman da uyuyakalır babası da onu yatağına taşırdı.

Fazla düşünen bir çocuk olmuştu her zaman. Saatlerce fikirlerin, detayların arasında kaybolur giderdi. Aslında onun sadece kafası karışıktı, kaybolmasını uman diğerleriydi.

Vaktinden önce toprağın üstüne çıkmış bir karıncanın ayak bileğine tırmanmasıyla irkildi. Kış güneşinin dallara dokunup onlara nasıl bir ruh kattığını görünce istemsiz bir hayranlık uyandı içinde. Her şey salt bir güzellik ve ihtişam içinde değildi. Ya da bu ihtişam ilk gördüğümüz şeyden kaynaklanmıyordu. Güneşin onda hayranlık uyandırmasının asıl sebebi, aylarca gri kalan gökyüzünün aksine; onu, var olanın gördüğümüz bir atmosfer tabakasından çok daha fazlası olduğuna inandırmasıydı. Tıpkı yıldızlar gibi. Gündüzleri güneş, geceleri de yıldızlar onun sonsuzluğa açılan boyut kapılarıydı.

Hayata yeterince bütün olarak baktığında her şeyin bir nevi kaosa dönüşmesini de hep hayranlık verici bulmuştu oysaki. Pek çokları için bu bir çelişki ya da daha rasyonel açıdan, yapılması gereken bir seçimdi. Yıllarca buna alışmaya çalıştı farkında olmadan. Hay bin kunduz! Bunların hiçbir önemi yoktu;

Dünya sana kadar. Dünya senin algıladığından ibaret. Ne daha fazlası ne de daha azı. Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsun? Nasıl yaşamak istiyorsun? Toplumsal kalkınma, ahlaki çöküş; devrim, sokak kavgaları; çocuk tacizcileri, insani yardım örgütleri. Ben o kahraman değilim, sen o kahraman değilsin; hatta bak ne diyeceğim, o da o kahraman değil! O kahraman hiç gelmeyecek; ve ufaklık, taşıma suyla değirmen dönmeyecek. İntihar etmeyeceksin, pılını pırtını satıp ömrünün sonuna dek dünyayı dolaşmayacaksın, başka bir gezegende yaşamayacaksın. Onun yerine, batacaksan da çıkacaksan da bunu sen yapacaksın. Niye bu dünyaya tek tek geldiğimizi hiç düşündün mü? Hiç gerçekliğini sorguladın mı ünlü bir dizinin ilk bölümünden önce ya da sonra?

Yaşayacaksın. Aslanlar gibi! Korkusuzca.

Seveceksin, taa ki ancak bu kadar sevilebilirdi cümlesi ağzından çıkana dek!

Üreteceksin, öyle şeyler üreteceksin ki zihninin içinde süpernovalar patlayana dek!

Eleştirmek, konuşmak boşuna. Kimse seni dinlemeyecek, dinleyen birkaç kişiyse dinlemek yerine yaşamak gerektiğini anlayamayacak!

Üşüyen bir çocuk gördüğünde vermen gerektiğini hissediyorsan o parayı vereceksin ki çorba alsın içi ısınsın. Yok, “soyguncu bunlar” diye düşünürsen vermeyeceksin ve kim bilir belki bir gün gerçekten soyguncu olacak belki de olmayacak. Ama sonuç olarak onun kaşı ve bunun gözünde kurulmuyor dünya. Toplumlarla, medeniyetlerle, devletlerle de kurulmuyor bu dünya! Dünya sana kadar. Dünya senin algıladığından ibaret. Ne daha fazlası ne de daha azı. Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsun? Nasıl yaşamak istiyorsun? Yaşayacaksın bu hayatı, ister Sisifos gibi de, ister Narkissos!

Kıyameti önleyemeyeceksin, ölümleri de, savaşları da! Ama bu sadece diğerlerinin umursadığı. Sen bir savaş çıkarmadığında, sen birini öldürmediğinde savaşsız ve ölümsüz bir dünya kurmuş olacaksın. İşte o dünya sana kadar ve o dünya yaşamak istediğin dünya olacak! Aslanlar gibi yaşayacaksın. Korkusuzca!

Seveceksin! Üreteceksin! Yaşayacaksın!

Şayet bir’in hepliğini algıladığında, bütünün neden bir nevi kaosa dönüştüğünü de anlayacaksın. Çünkü belki bir başkası da nefret edecek, öldürecek yine korkusuzca ve onun dünyası da ona kadar olacak! O da yaşamak istediği dünyayı var edecek. Sonsuzluk nispetindeki dünyalarımız elbette bir ekmeği eşit bölüşemeyecekler; ama herkes rızkını alacak. Düzenin kaosun bağrında büyümesi de bundan olsa gerek. Nihayetinde ekmek kavgası bu, açlığımız arttıkça artacak!

Bu yüzden ümit ve ümitsizliğin savaşı değil bu. Ben yaşayacağım, seveceğim, üreteceğim, batacağım ve çıkacağım. Uğruna yaşamaya değer bir dünyayı yaşayıp bırakacağım!”

Karınca bu sefer de diğer ayak bileğine çıkmıştı. Onun dokunuşuyla irkildi. Vakitsiz karıncanın bir bileğinden diğerini tavaf etme süresi boyunca sesli bir şekilde meşeyle konuştuğunu fark etti. Bir gören olup olmadığını anlamak için usulca etrafını kolaçan etti. Eski bir alışkanlık işte.

Durdu “adam sen de” dedi içinden. Bisikletine binip parkın yakınındaki fırına, serçelere vermek için poğaça almaya doğru gitti.

Böyle bi' şeyler de var?

Leave a Comment