Jurnal

Tell me, are you an ad?

8 Aralık 2019

Sabah işe gitmek için kalkıyorum. Göz kapaklarım henüz tam aralanmamış bile. Uyanmama yardımcı olur diye telefonumu elime alıyorum. Instagram geliyor hemen elimin altına. İnanmıyorum sinekliklerde yüzde elli indirim varmış; evimdeki iki tane pencere için tam da ihtiyacım olan şey. Gerçi daha kıştayız; ama olsun, önümüz yaz, bulunsun.

Almak, alabilmek, almalı! Bir yetişkinin günde binlerce reklama maruz kaldığı bu dönemde artık insanların ürettiği reklamlardan reklamların ürettiği insanlara doğru evriliyoruz. Açıkça özgürlüğümüzü satın almak isteseler çıkaracağımız isyanların yerine şimdi hür irademizle hayatımızı veriyoruz. Bir kralımız olsa ve bütün vaktimizi, direkt olmasa bile zihnimizin arka planında, ona ayırmamızı emretse bir noktada bu düzene baş kaldırırız. Fakat şu an başımızı dahi kaldıracak halde değiliz. Kafamızı çevirdiğimiz her köşedeki bilboardlarda, gezindiğimiz websitelerinde, izlediğimiz videolarda, kıyafetlerimizde, yemeklerimizde, hatta uykumuzda gördüğümüz reklamlar yüzünden sarhoş haldeyiz. İnsan olmanın ne demek olduğunu tartıştığımız bir felsefe sınıfından çıkarken aklımızda kalan tek şey; black friday indiriminden alacağımız parfümün çeşidi. Bir noktada kimliğimizi unutmaktan korkuyorum. Zihinlerimizin fikir üretmeyi bırakıp sadece tüketmeye dair düşüncelerle doluyor olması beni endişelendiriyor.

Bu yüzden bir an dahi olsa durup bunu düşündürecek bir resim serisi hazırladım özel bir sanat projesi için. Seçilirse birkaç ay sonra orada, seçilmezse illa ki burada Lachute’te göreceksiniz. Ve resimlerime bakan kişi üzerinden kendim dahil herkese şunu soruyorum: “Söylesene, sen bir reklam mısın?”

Şimdi tabi böyle damdan düşer gibi söyleyince çok alakasız ve gereksiz duyar kasılmış bir problem gibi gözüküyor olabilir ama aslında en kendisini bilen arkadaşlarımızda dahi görülen bir şey bu. Bir gün boyunca kafanızdan geçen her düşünceye dikkat edin. Odaklandığınız zaman çoğunun o ya da bu şekilde bir reklamın parçası olduğunu göreceksiniz.

Tüketimin üretim olarak gözüktüğü bir evren, birçok bilim kurgu türündeki distopyaya nazaran çok daha gerçek ve çok daha yakın olduğumuz bir şey. Dünya çapındaki ekonomik çalkantılarla günden güne orta sınıfın eridiği bu yerde artık dünya nüfusunun %10 luk asıl zengin kesiminin bile içindeki fark açıldıkça açılıyor. %10 ve %1 deki zenginin arasındaki uçurumun dünyanın zengin olmayan kesimiyle zengin kesimi arasındaki fark kadar dramatik olması bizi nereye götürüyor biliyor musunuz? Her şey en nihayetinde bir kişinin cebi için oluyor mantığına. Bu kişinin A ya da B olması buradaki önemli nokta değil, kişiler değişebilir; fakat sistemin gittiği bu yön öyle bir gelecek vadediyor ki, devletler zenginden borç almaya bağımlı hale gelecek, bu yüzden de devletlerin çöken otoritelerinin üstüne kurulan ‘en zengini besle sistemi’ bizi global bir para sisteminin kölesi olmaya mecbur bırakacak.

Yani tabi bu bir komplo teorisi değil, sonuçta işler bu şekilde gelişmeye de bilir; fakat böyle güçlü bir olasılığı zayıflatmak ve insan kalabilmek için yine de düşünmemiz gerekiyor. Almanın sonu yok. Ama en azından tükettiği kadar üreten insanlar olmaya çalışabiliriz. Böylece faydamız dokunmasa bile en azından zararımız da dokunmamış olacak.

Peki siz tükettiğinden fazla üretenlerden misiniz yoksa ürettiğinden fazla tüketenlerden mi?

Bu da uzun bir aradan sonra biraz böyle bir Jurnal yazısı oldu, olsun varsın.

Bir dizide şöyle bir replik görmüştüm:

If you have a heart, you are political. If not, you are just a jelly fish.

 

 

Öperim.

08.12.19

Böyle bi' şeyler de var?

Leave a Comment