Jurnal

Mağdur Edebiyatı

9 Kasım 2018

Boşver aldırma buz tutmuş insanlara

Ezilir dünya ayaklarının altında

Korkma acımaz kanamaz daha fazla

Ezilir dünya ayaklarının altında

Bir arkadaşım yeni çıkan bu şarkının bizim şarkımız olduğunu mesaj atmış. Nakaratını sizinle paylaştım. Devamını dinlemek için aşağıya da  linkini bırakırım. Maksat müzik kazansın. Gerçi yazarlardan çok yayınevlerinin, müzisyenlerden çok prodüktörlerin parayı kırdığı bir sistemde bu da nafile bir çaba mı tartışılır? Nayır, nafile değil; neden mi? Çünkü az biraz da olsa sanatçıya giden para, şayet onlar da sistemden bu kadar rahatsız ve harekete geçmek isteyen kimselerse, onların kendi yayınevlerini ya da kendi prodüksiyon şirketlerini açabilmelerini sağlıyor. Aynı sistem içinde farklı bir duruş sergilemeye çalışabilmek için o sermaye gerekiyor. Tabii her zaman, diğerlerine benzeyip sistem içinde öğütülüp gitme ihtimali de var ama ne demişler; “deneyenin bir yüzü denemeyenin iki yüzü de kara!”

Şimdi bu dediğimi duysa başka bir arkadaşım da derdi ki; “sanatı para için yapıyorsa sanatçı, bu yaptığına ne kadar sanat diyebiliriz? Dostoyevski’nin en büyük romanlarını üç beş boğaz tokluğu için yazdığını düşünecek olursak* arkadaşımın düşüncesinin gereğinden fazla ütopik ve varlığımıza aykırı olduğunu düşünüyorum. İnsan beşeri ihtiyaçlarından arınıp yeni bir evrim geçirmediği sürece, önceliği hep karnını doyurmak olacaktır ve bu gerçeklik bilinen tarihin başından beri böyledir.Yani ya bu zamana kadar sanat ve sanat eseri dediğimiz hiçbir şey sanat ve sanat eseri değil ya da bizim sanat ve sanat eseri kavramlarımız ancak bu şekilde vücut bulabiliyor. Var olmayan insan formları için tasarladığımız sanat etiği; Davud heykelinin gözümdeki kıymetini azaltamaz kusura bakmayın. Teoride sanatın yüce bir amaç uğruna gerçekleştirilmesi fikrinin beni de cezbettiğini söylemeliyim. Fakat bu yüce tanımının tanrısal ve çıkarsız olması gerektiğine kim karar verdi?

Etik dersinde öğrendiğim şey şuydu; salt bir etik kavramı ya da evrensel bir ahlak mevcut değil! Bir gün bahsettiğim evrim gerçekleşirse belki bu tarz bir birlik söz konusu olabilir; fakat şu an için her şey kendi içinde bulunduğu şartlara göre değerlendiriliyor. Sanatı fabrikalaştıralım demiyorum, sadece sanatçı da insandır ve ek geliri yoksa sanatından para kazanması ne onun ne de ürettiğinin değerinden eksiltir. Konuyu felsefi açıdan ele aldığım ve düşünce deneyi yaptığım için gerçek hayattaki argümanlarımdan bahsetmeyeceğim. Ama siz bir yandan aklınızın bir köşesinde, kendi emeğiyle para kazananlarla başkasının emeğini çalanları bir kıyaslayın.

Bir de satır arası bir cümle eklemek istiyorum. Yaşarken sanatından kazandığı parayla mafyalaşmış, köşeyi dönmüş, fukaraya zulmetmiş bir sanatçı bulamazsınız, varsa da bu onun sanatçı kimliğiyle değil de kafasının içindeki tellerle alakalıdır. Genelde sanatlarının karşılığı olarak üç beş kuruş kazandıklarıyla kıt kanaat geçinen sanatçıların** bu üç beş kuruşundan sanat etiği dersi çıkarmaksa fazla zorlama. İşin kaymağı ve endüstrileşen kısmı fark ettiyseniz hep diğer tarafa göçen sanatçıların eserleri üzerinden yapılır. Peki bu durumda gerçekten onu üreten sanatçıyı bu durumdan sorumlu tutabilir miyiz?

Şimdi aslında nakaratlarını paylaştığım şarkıyla beraber asıl konuşmak istediğim yere doğru ilerleyeceğim. Çevrenizdeki insanlara bakın, şu an bunu okurken bu dediğim, onları gözlerinizin önüne getirip düşünmenizden ibaret. Kaç tanesinin hayatı kolay? Hemen cevap vermeyin, gerçekten ama gerçekten hiçbir sıkıntısı olmayan her şeyin mükemmel olduğu hayatlara sahip kaç kişi tanıyorsunuz? Şayet cevabınız görece çoksa çok rica edeceğim ölüp ölmediğinizi bir kontrol edin ve bulunduğunuz yerin cennet olmadığından emin olun.

Kendi yakın çevreme baktığımda görüyorum ki herkesin bir derdi var ve kimsenin hayatı kolay değil. Acı yarıştırmanın nalet bir şey olduğunu düşünüyorum o yüzden kimin derdinin kiminkinden daha büyük olduğuna biz ölümlüler karar veremeyiz. Çünkü herkesin derdi kendine göre büyük ve kimsenin hayatı kolay değil. İşte bu bakış açısı sanatçıyı içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirmeyle aynı kapıya çıkıyor. Kendi hayatlarımızda kendi oyunumuzun kurallarıyla oynuyor, yeri gelince yeniliyor yeri gelince de galibiyetler kazanıyoruz.

Beni rahatsız eden şeyse; en kötü hayatın kendisininki olduğundan %100 emin olan ve herkesi de bunun böyle olduğuna ikna etmeye çalışan insanlar. Çevremde böyle insanlardan çok yok; fakat onlar her yerdeler, görmemek için kör olmak gerek. Şimdi böyle insanların vicdanlarının olmasını umduğum yere doğru konuşuyorum. Yakın arkadaşlarımın hayatlarında birçok zorlukla mücadele ettiklerine tanık oldum. Babası gibi gördüğü amcasının ölüm haberini yanımda alan bir arkadaşımın metanetiydi, beni kendime getiren. Her sıkıntıda olduklarında ailesinin yardımına koşan arkadaşımın, hak etmediği muamele gördüğünde dahi ‘ailem’ diyerek orada o kadar güçlü duruşuydu. Ve destek bulamadığında kendi desteğini kendi yaratan, hafta sonları ve tatillerde bile çalışarak hayalleri için para biriktiren bir arkadaşımın çabasıydı. Kendi ailesindeki sorunlar yüzünden kötü bir insan olmak yerine kendi ‘gerçek’ ailesini kurma inancıyla yol alan bir arkadaşımın iradesiydi. Ve bu insanlar mağdur edebiyatı yapsalardı eğer, bugün ben onları örnek alıyor olmazdım. Onlar da örnek alınası hayatlar yaşıyor olmazlardı; fakat öyle. Zorluklardan geçmek suç değil, ayıp değil. Ama kendine acımak… O ayıp kardeşim. İlerlememiz lazım, devir daim etmek meselesi yaşamak dediğin. O yüzden mağdur edebiyatını burada okutamazsın. Benim saygım, örnek aldığım bu güzel insanlara; kendine acımayan ama acısından da utanmayan güzel insanlara…

9.11.2018

*https://www.cafrande.org/dostoyevskinin-mektuplari-ben-fakirim-ve-para-kazanmak-icin-cabuk-ve-acele-yazmak-zorundayim/

**https://www.insanokur.org/ressam-kemal-celik-ile-soylesi-ayse-kaygusuz/

Böyle bi' şeyler de var?

Leave a Comment