GazeteBilkent

Röportaj: ‘Manuş Baba’

12 Mayıs 2015

Güzelinden bir bahar gününde, sizleri bahar kadar güzel yürekli bir adamla tanıştırmak istiyorum.

Yaşadığı toprağın, soluduğu havanın, üç günlük ömürde sevmenin sevilmenin kıymetini bilmiş; yoldan, yolculuktan, giden ve kalanlardan haberdar bir müzik adamı Manuş Baba.

Belki daha önce bir Nazan Öncel coverında, veyahut Ahmet Arif şiirinde denk gelmişsinizdir.

Yolunuz henüz kesişmemişse de, aşağıdaki memleket kadar sıcak, sokakta oynayan nesil kadar içten röportajımızı okuduktan sonra zaten ahbap olmak isteyeceksiniz.

GazeteBilkent: Merhabalar, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Nasılsınız şu günlerde?

Pek güzeliz şu ara. Bahar mevsimi malum. Hele ki Antalya’da yaşıyorsanız. Bu enerjiyi hissetmemeniz mümkün değil.

GazeteBilkent: Manuş Baba’yı biraz araştırdığımız zaman, karşımıza hep bu ‘ismin hikayesi’ çıkıyor. Bir de sizden dinlesek bu ismin hikayesini? Manuş Baba kimdir? Yanınıza müziği almış, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?

Tarsus doğumluyum. 1986 Aralık. Aslen Diyarbakırlı bir ailenin çocuğuyum. 20 yıla yakındır Antalya’da yaşıyorum.

Bu süreç; benim için hikayenin başladığı, anlam kazandığı bir süreçtir. Tarsus’un portakal bahçelerinde mevsimlik işçi olarak çalışan anne ve babama, ağaçları budamaya eşlik ettiğim zamanlara, Çukurova’nın pamuk tarlalarında sarı sıcakla boğuştuğum dönemlere ve Diyarbakır’ın uçsuz bucaksız bozkırlarına kadar uzanan bir çocukluk benimkisi. Çocukluk döneminde Diyarbakır’a gidilirdi her yaz. Buğday hasadı ve bahçe işleri için nenemlere yardıma giderdik. Köydeki her bir ev, her ailenin kendilerine ait bahçeyi balkonlarından görebilecekleri, aynı zamanda da hiçbirinin birbirinin görüşünü engellemeyecekleri şekilde tepeden yukarı doğru yapılmıştır. Bahçeler epey uzakta kalsa da, içine kimin girip çıktığını anlamak mümkündü yine de. Gün içinde belli zamanlarda evlerin balkonundan ezan saati, öğle yemeği ve her gün farklı bir aileye ait olan köyün toplu hayvan otlatımı görevi için uyarılar, hep balkonlardan yapılırdı. Bahçelere yanlışlıkla giren hayvanların sahiplerini uyarmak için veya bahçe sularken havuz yatağının habersiz değiştirilmesinden dolayı çıkan mevzular, balkonlardan, gökyüzünün bahçelerle birleştiği o muhteşem ufuk çizgisine bağırarak ulaştırılırdı. Bunu yaparken de; köyde birçok kişinin adı aynı ya da benzer duyumsamaya sahip olduğu için, isimlerde kısaltmalar ve lakaplar kullanılırdı. Anneannem sağ olsun, benimki de Manuş kaldı. Az bağırttırmadım kadını! Manuş hikayesinin mevzusu bu.

Avrupa çingeneleri arasında bulunan manuşlar var bir de. İnsan anlamına geliyor. Sevgili Jan Yoors’un Çingeneler isimli kitabında da küçük güzel çocuk manasında kullanılmıştır. Her türlü gideri var yani. Baba’ya gelince… Baba figürü bizim ailede önemli olmuştur hep. Bir adam var. Her yaz giderdi uzak kentlere. 5-6 ay kış gelene kadar onu beklerdik. Yağmurlar sertleşince çıkıp gelirdi. Elinde çalıştığı sahillere vuran, yalnız bırakılmış kamyonlar, bebekler, arabalar ile gelirdi. Hatırlıyorum, bir sabah Tarsus’tayız. Okula gideceğim, uyanıyorum. Yatağımın başında sarı bir kamyon vardı. İçine oturulabilecek kadar da büyüktü. Babam gelmişti. Kamyonun ömrü uzun sürmedi tabii, mahalledeki çocuklar ile iplik bağlayıp birbirimizi çekiyorduk. Sonra babam, bir gün annemle bize ‘’Hazırlanın, hadi çocuklar gidiyoruz!’’ dedi. Çıktık, Antalya’ya geldik. Babam öğretmen olacakmış, lakin para mevzularından bu mümkün olmamış. Lisede, edebiyat öğretmeni gitar çalarmış sınıfta. Ukte kalmış kendisinde. Antalya’ya geldiğimiz sene gitar aldı bana. Öyle bir tuttum, bırakmadım. Müziğe ilk adımımı böyle attım.

Manuş Baba’nın hikayesi de böyle bir bütünlük kazanıyor. Uzun ama; değerli bir yol benim için. Anlatılacak çok şey var. Kıssadan hisse çıkarılacaksa, bu kadarı yeterli sanıyorum.

Manuş Baba

GazeteBilkent: Çoğu insan sizi, yaptığınız coverlardan tanıyor. İşin ilginç yanı, okuduğum yorumlara göre cover meselesine sıcak bakmayan kişiler bile sizi bir kenara ayırıyorlar. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Sesinizde, şarkıları yorumlayışınızda insanları bu kadar müptelası haline getiren ne var?

Müzik, ruhani kanatlarımı takıp yükseldiğim, Tanrı’ya uzanıp geri döndüğüm bir şey benim için. Goethe’nin dediği gibi, insan kendini yalnızca insanda tanıyor. Kendisini benim şarkılarımda bulan insanlara çok değer veriyor ve onları önemsiyorum. Uzun yıllar o şarkılar kıyıda köşede bir yerlerde durdu. Sonradan fark edildi belki çoğu; ama hep durdu. İnsan yarasının, başkalarının yarasına değdiğini seviyor. Önem veriyor. Demek ki değmiş kalplere, minnettarım. Yeni bir şeyler söylemek, anlatmak için çok heyecanlanıyorum.

GazeteBilkent: Söz ve müziğin size ait olduğu kayıtları bir araya getirdiğiniz bir albüm çalışmanız var mı?

Henüz bir albüm çalışmam yok. Sosyal paylaşım sitelerinden kendi bireysel kayıtlarımı ulaştırmayı denedim bu zamana dek. Sonbahara yönelik bir albüm hazırlığı içerisindeyiz. Bununla ilgili gelişmeleri yine Manuş Baba sayfalarından takip edebilir arkadaşlar.

GazeteBilkent: Kendi yazdığınız şarkılarda her tutam duygudan bir şey bulabiliyor insan, bu şarkıları nereden besliyorsunuz? Neler okuyorsunuz mesela? Kimden el alıyorsunuz?

Yol, zaman, mekan kavramlarının anlamını aradığım zamanlarda çıkıyor genellikle. Bu da çoğu zaman, önce bir yolculuk ile başlıyor. Zamana yayılmış, hep oralarda duran ama yola çıkılmadıkça görülemeyecek uzun kanola tarlaları gibi, İstanbul’un arka sokaklarındaki hayatın sillesini yemiş kadınlar ve erkekler gibi, Ankara girişinde sabahın altısında işçilerin soğuktan titreyerek bekledikleri köprü altı gibi, İzmir’in çiçek pazarında yaşlanmış yüzler ile mutluluk dağıtan çiçekçi teyzelerin anıları ile bütünleşip çıkan şeyler bunlar.

Biraz Tarsus, biraz Akdeniz, biraz Doğu, biraz İstanbul, biraz Ege gibi. İnsan odaklı her şey. Fazla yoğunlaşıyorum insanların hareketlerine, düşüncelerine, yürüyüşlerine, duruşlarına. İzledikçe fark edilecek çok şey var. Müzikte de henüz keşfedilmemiş çok şey var. Bunların peşindeyim. Daha söyleyecek çok şarkı ve gidilecek çok yolumuz var. Orta okula başladığımda Yaşar Kemal’in İnce Memed‘ini buldum elimde. Dört cilt. Harika bir hatıra ve okuma hırsı bıraktı bende. Sonra, Yılmaz Güney tabii. Filmleri, kitapları ile bir çirkin kral hissiyatı var hala bende. Lisedeyken felsefeye yöneldim. İnsan psikolojisine merak saldım. Üniversitede, okuduğum bölümden dolayı müzikle ilgili araştırmalara yöneldim. Çingeneler ile ilgili önemli araştırmalar yapıp, bölümümde sunum yapma şansı buldum. Son zamanlarda ise 6:45 yayınlarını takip ediyorum. Emrah Serbes, Umay Umay. Şimdilerde ise Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ isimli kitabı ile meşgulüm.

 

Manuş Baba

GazeteBilkent:  Önümüzdeki günlerde neler yapmayı planlıyorsunuz? Cover çalışmalarına devam etme düşünceniz var mı yoksa kendi kayıtlarınıza mı odaklanmayı düşünüyorsunuz?

İstanbul’a yerleşme gibi bir fikrim var. Albüm hazırlığı süresince İstanbul’da bulunacağım. Kendi bestelerimin ve yine yorumladığım şarkıların içinde olacağı bir albüm hazırlığım var. İstanbul korkutmuştur beni hep, lakin sonrasında ne olacağı hiç belli olmaz, severim belki. Nisan ve Mayıs ayları içindeki son 10 şehirlik turneden sonra harika tepkiler ve yorumlar geliyor. Sosyal ağlardan yoğun bir şekilde takip edip, konserlere gelen gizli bir takipçim var. Gittiğim şehirlerde çok sevimli karşıladı herkes. Hepsine ve herkese minnettarım. Aynı hisleri beslemek ve paylaşmak inanılmaz bir şey.

GazeteBilkent: Merak ettiğim bir diğer nokta, hangi şarkıyı cover yapacağınıza nasıl karar veriyorsunuz? Nasıl seçiyorsunuz?

Bir şarkıyı tekrar yorumlarken daha önce, o şarkının neden bana ait olmadığını düşünerek kıskanarak başlıyorum aslında işe. Bunun dışında, şarkıyı hissetmem yeterli oluyor. Sakladığım ve yorumlamak istediğim şarkılar var hala; çünkü benim severek ve isteyerek dinlediğim şarkılar bunlar. Kıskanıyorum sanıyorum ortaya çıkarmaya, onlar hala oralarda bir yerlerde duruyorlar.

GazeteBilkent: Bildiğim kadarıyla eğitiminize devam ediyor ve bir yandan müziğinizi insanlara ulaştırmak için sürekli şehirden şehire konserden konsere gidiyorsunuz. Dengeyi nasıl kurabiliyorsunuz? 

Öğrenmeyi seviyorum ve buna çok önem veriyorum. Müzik bölümünde okumak hakikaten zor iş. Sürekli çalışmak ve enstrümanınla iç içe olmak zorundasın. Akademik kariyer için okula önem veriyorum. Yalnız son zamanlarda okul ile ilgili fikirlerim değişmeye başladı diyebilirim. Başarılı bir öğrenci olmaya çalışmama rağmen, sevimsiz ve beni müzikten soğutan çok şeyle karşılaştım. Müzik eğitimi baştan aşağı hala (diğer bölümler için de geçerli bu) öğrencilerin kendisini rahatça ifade edebilecekleri özgünlükte değil çünkü. Hep bir dayatma ve hiyerarşi var. Bu nedenle; aslında çok başarılı olacak müzik öğrencileri, kapalı kutular ardında hep sinik bir eğitime tabi tutuluyor ve hepsi de bir kenara savruluyor. Önceki yıl okulum bitecekken, almadığım bir ders çıktı ortaya. Mezun olamazsın dediler. O kadar uğraşıp; bilgi almaya, çalışmama rağmen okulumu uzatıp, bu yıl okula o dersi almaya gittiğimde “O dersi almasan da olurmuş, mezun olabiliyormuşsun.’’ dediler. Birileri, bir nevi “Pardon.” dedi yani. Hevesim kaçtı yani iyice, okul mevzusunda.

Manuş Baba

GazeteBilkent: Ankara dinleyicisi nasıl? Memnun musunuz burada konser vermekten?

Ankara’nın o puslu, kara, naif, kırılgan yapısından mıdır bilmiyorum ama insanı da öyle gibi geliyor bana. Gizemli bir dinleyici kitlesi var ve yoğun ilgiyle takip ediyorlar sahneyi. Bu konuda, harika ve o yüksek enerjisini sonradan ortaya çıkaran bir dinleyicisi var Ankara’nın.

GazeteBilkent: Son olarak, bu röportajı okuyup sizi yeni tanıyacak kişiler için müziğinizi nasıl tanımlarsınız?

Yorumsuz… Ya da; kendimi anlatmaya ilk sorudan başlamam gerekecek. Muhabbetten, hoş beşten yanayım.

Bunu sağlayabilirsek ne ala, sağlayamazsak;

*Bir bahçede oturmuşuz.

Müjgan gelirse şarkı söyleyeceğiz,

Gelmezse kahrolacağız!

O derece vahim durumumuz…

 

*Bu yazı http://www.gazetebilkent.com/2015/05/12/roportaj-manus-baba/ adresinden alınmıştır.

 

Böyle bi' şeyler de var?

Leave a Comment